Der Engel Der Geschichte!

2009-10-21

Walter Benjamin 1921 yılında satın aldığı Paul Klee'nin Angelus Novus adlı eserinden yola çıkarak bir pasaj yazmış ve bu pasaj Das Passagen-Werk (Pasajlar - Yapı Kredi Yayınları Aralık '93 çeviren: Ahmet Cemal) adlı eserinde "Tarih Kavramı Üzerine" adlı bölümde yer almaktadır.

Klee'nin Angelus Novus adlı bir tablosu var. Bakışlarını ayıramadığı bir şeyden sanki uzaklaşıp gitmek üzere olan bir meleği tasvir ediyor: Gözleri faltaşı gibi, ağzı açık, kanatları gerilmiş. Tarih meleğinin görünüşü de ancak böyle olabilir, yüzü geçmişe çevrilmiş. Bize bir olaylar zinciri gibi görünenleri, o tek bir felaket olarak görür, yıkıntıları durmadan üst üste yığıp ayaklarının önüne fırlatan bir felaket. Biraz daha kalmak isterdi melek, ölüleri hayata döndürmek, kırık parçaları yeniden birleştirmek... Ama cennetten kopup gelen bir fırtına kanatlarını öyle şiddetle yakalamıştır ki, bir daha kapayamaz onları. Yıkıntılar gözlerinin önünde göğe doğru yükselirken, fırtınayla birlikte çaresiz, sırtını döndüğü geleceğe sürüklenir. İşte ilerleme dediğimiz şey, bu fırtınadır.

Einstürzende Neubauten 2001 yılında Hubertus Siegert'in çektiği Berlin Babylon adlı belgesele yaptığı müziklerde bu pasajı kullanmıştı. Soundtrackte Neubauten'ın inşa ettiği altyapının üzerine Angela Winkler bu pasajı okumuş ve Benjamin'in bahsettiği fırtınayı zihnimize doğru estirmeyi becermişti.

Angelus Novus by Paul Klee

Geçtiğimiz günlerde 24 saat bile sürmeyen kısa bir aile ziyareti için İzmire gitmiştim. İzmire olan tutkum yakın çevrem tarafından bilinir. Pazar sabahı annem ve babam için haftalık ev alışverişini yapmak üzere Eşrefpaşa pazarına gittim, izmirde olmak bile yeterince iç açıcı bir şey iken, pazar gezmek gibi sevdiğim başka birşeyi yapıyor olmak ayrı bir güzellikti. Kendime de kınalı bamya , börülce, kahvaltılık tatlı kütür kütür manisa biberi ve istanbulda bulamadığım güzellikteki roka ve maydanozu 5 demeti 1 liradan! aldım. Bu esnada lisedeki matematik öğretmenimi gördüm, laf attım hocam filan dedim, neredesin ne yapıyorsun diye sordu, söyledim, sevindiğini söyledi, kaç yıl oldu görüşmeyeli diye sordu akabinde, 23 cevabına "çok olmuş" derken bezginlik, yorgunluk ve yaşlandığını düşündüğünü hissettiren bir ses tonuna dönüştü sesi. Güzel günler dilekleriyle elma satan tezgahın önünden ayrıldım, alışverişi tamamladıktan sonra yolda bu sefer ortaokulda ne öğretmenim olduğunu hatırlamadığım bir adamı gördüm, ona da yüksek perdeden bir "iyi günler hocam" çaktım. Yolda yürüyen o orta yaşı geçmiş, yaşlılığa merdiven dayamış düşünceli adamın bir anda silkinip, gülümseyerek "iyi günler" diye selamıma karşılık verirkenki hal ve hareketler bütününü keyifle izledim.

Geriye bakıyordum tarih meleği gibi ve hayatımın izleri izmirde, izmir cadde ve sokaklarında inşa edilmişti. İzmire olan sevgimin en önemli nedenlerinden biri de buydu sanırım. Şimdi istanbulda bir geçmiş inşa ediyorum, şehir hızlı devinimi ve değişen yapısı ile buna pek izin vermese de.

Walter Benjamin tarihin "inşa" olduğunu düşünüyordu, Hubertus Siegert'in Berlinin değişen mimari yapısı üzerine çekmiş olduğu filminin müziklerini Einstürzende Neubauten'ın yapması (Collapsing New Buildings) ve Einstürzende Neubauten'ın bu çalışmada Der Engel Der Geschichte'yi kullanması hoş bir ironi...

TRajikomik!

2009-10-08

Bu ülkede güzel birşeylerin olmasını ya da olan güzel şeylerin kenarında köşesinde bir şark kurnazlığı olmamasını beklemek ne kadar ütopik bir durum halini aldı... Bildiğiniz üzere geçtiğimiz günlerde Nick Cave'in ikinci romanı Death of Bunny Munro yayınlandı. Ülkemizde de Siren Yayınları tarafından Avi Pardo çevirisi ile aynı gün raflardaki yerini alan kitabın ardından londrada kitap ile ilgili bazı etkinlikler (warren ellis eşliğinde okuma, imza günü, kitap hakkında mini bir konferans vs.) gerçekleşti. Siren Yayınları da bu etkinlikler kapsamında hem imza günü hem de röportaj için birini görevlendirip londraya göndermiş, Habertürk, Radikal gazetelerinde bu röportajın bazı kısımları yayınlandı, Roll dergisi ekim sayısında da tamamı bulunuyor, röportaj için görevlendirilen kişi kitabın türkçe baskısından 10 taneyi de yanında götürmüş, Nick Cave bunlardan birini çantasına atıp 9'unu imzalamış ve bu durum Siren Yayınlarının blogunda "bu konudaki haberlerimizi bekleyin" tadında bir yazı ile duyurulmuştu. Buraya kadar herşey çok güzel...

Geçtiğimiz hafta da konu "imzalı Nick Cave kitapları için pazartesi itibarı ile İdefix'i takip edin" şeklinde bir duyuru ile merakımı en üst safhalara çıkarttılar. Hali hazırda birikmiş idefix listesi mevcuttu, birkaç gün bekleyelim dedim ve pazartesi sabahı erkenden idefix sitesine girdim. İmzalı Nick Cave kitapları ile ilgili bir banner vardı ana sayfada.

Her gün idefixte Siren Yayınları kitaplarından 50 Ytl'lik alışveriş yapan 20nci kişi bu imzalı kitaplardan birine sahip olacaktı! Siren Yayınları kitaplarından 50 ytl'lik alışveriş yapan 20nci kişi olma şansını elde eden biri bir de imzalı Nick Cave kitabına sahip olacaktı. Peki ya o gün 20 kişi 50 ytl'lik siren yayınları tarafından yayınlanan kitap almazsa ne olacaktı o imzalı kitaplar? Peki ya ben 20 defa 50 ytl'lik siren yayınları kitabı alacak kadar Nick Cave fanı isem ne olacaktı? 20 defa kitap aldığımda bile siz 19 defa aldıktan sonra sarı çizmeli mehmet ağa 20nciyi aldı sizin 20nci alışverişiniz 21nci oldu özür dileriz deseler nasıl bir karşılık verebilecektim! Kimbilir kimlere gitti o imzalı kitaplar, Siren Yayınlarından kitap alan alakasız insanlara mı, eş, dost, tanıdık, akrabaya mı?

Böyle yürür bu ülkede bu işler. Başka türlüsünü düşünmek mi!

Bir de kitabın türkçe baskısında yazarı tanıtan tek sayfalık yazıda Nick Cave'in PJ Harvey, Siouxsie Sioux ve Warren Ellis gibi önemli müzisyenlerle beraber çalıştığını ifade eden bir bölüm bulunuyor. Bari yazarı tanıtan yazıyı, yazarı tanıyan birine yazdırsalardı... Zira Nick, Siouxsie ile hiç birlikte çalışmamıştır. 80'lerdeki Lydia Lunch'lı fotoğrafları görüp Lunch'ı Siouxsie mi sandılar naaptılar anlamadım ki?

Kitap hakkında da orjinalini okuduktan sonra birşeyler yazacağım sanırım...

Vasistas II - The song sleeps in the machine

2009-10-02

15 Ekim akşamı Kadıköy Arka Oda'da;



Endüstri devriminin işçi çocuklarının çığlıkları eşliğinde makinenin içinde uyuyan şarkıyı uyandırıp eşliğinde dans edebileceğiniz bir gece! Belki de anti ütopik bir rüya!

From A to B Because of Love!

2009-09-10

Kayıtları esnasında neues lied (yeni şarkı) adı altında kaydedilmiş akabinde Von A Nach B (from a to b) adını almış ve en sonunda Perpetuum Mobile adında karar kılınmış bir Einstürzende Neubauten şarkısı (aynı zamanda albüm adı).

Şarkının açılışında Berlinde bir hafta boyunca süren aramalar sonucu bulunmuş akustiği düzgün bir apartmanın merdivenlerinden beline bağladığı ipin ucunda yağ tenekeleri ile koşarak inen NU Unruh'un çıkardığı gürültüyü duyarsınız. Kayıtları esnasında defalarca çalışılmış şarkı kayıtları canlı izleyenler tarafından hafızalara kazınmış miksaj sonrası halini uzun zaman merakla beklememize sebebiyet vermiştir.

Şarkı Blixa Bargeld'in "moving poems" (form olarak a noktasından b noktasına hareketin tüm modlarını sıralayan bir konseptteki şiirler) çalışmalarından biridir.

Bu şarkıda 2 yolculuğu dinleriz;

Birincisi Berlin-tegel havaalanından Londra-heathrow havaalanına olan yolculuğun tüm detaylarını içerir. Bu formda a noktası Blixa Bargeld'in evinin kapısıdır, uçağa yetişmek için merdivenlerden koşuşu şarkının başında Nu Unruh tarafından performe edilen beline bağlı yağ tenekeleri ile merdivenlerden aşağı koşarken seslerin kaydedilmesi ile müzikal olarak betimlenmiş olup havaalanına giden taksi, londraya giden uçak, uçaktan iniş için yanaşan merdivenler, havaalanına giriş kapısı şeklinde devam etmektedir.
ikinci yolculuk ise San Francisco'dan Cincinnati aktarmalı Berlin yolculuğudur.

Şarkı hakkındaki enteresan notlardan biri de Blixa Bargeld'in karısının sesi çok kısa da olsa ilk ve son kez bu şarkıda duyulur.

Şarkıda ayrıca bir Nu Unruh enstalasyonu olan, albüm kapağında görülen Ziphona Turkis marka pikabın üzerine yapıştırılmış çeşitli kutucuklar pikabın çalıştırılması sonrası 33 rpm'de dönerlerken bir air compressor ile üzerlerine hava tutulması sonucu çıkan seslerle de karşılaşabilirsiniz.

Lost in Translation II

2009-09-08

Çeviri mevzuuna bir bakış atıp o çok sevdiğim Faust'un çeşitli çevirilerini sizlerle paylaştığımda yorumlar arasında adı geçen Cevat Çapan dolayısıyla Lost in Translation serisinde bir ikincinin geleceğini söylemiştim... Hani orjinalinden ziyade o sevdiğimiz yazarların sevdiğimiz kitaplarını ellerine teslim ettiğimiz çevirmenler, bazen orjinalini sevme ihtimalimiz bulunan kitapları sevmemiş olabilir miyiz onlar yüzünden? Ya da yazardan ziyade çevirmenin müdahalesiyle sempati beslemiş olabilir miyiz tüm o akıp giden cümlelere?

Bu sefer yazarımız Fernando Pessoa.
Kendisinin Ricardo Reis olduğu bir anda yazdığı bir şiir;

İlk örneğimiz;
Kitap adı: Düşsel ve Gerçek (Dünya Kitapları - 2004)
Çeviren: Cevat Çapan

Gülleri yeğlerim sevgilim, vatana
Ve ünden de, erdemden de
Daha çok severim manolyaları.

Hayat içimde aksın isterim
Beni yormadıkça.
Yeter ki ben değişmeyeyim.

Kimseyi ilgilendirmez, kimin
ne kazandığı, ne yitirdiği,
Şafağın her zaman ışıyıp ışımadığı,

Yaprakların her yıl
İlkbaharda yeşerip yeşermediği,
Sonbaharda dökülüp dökülmediği.

Gerisine gelince, insanların
Hayata bütün o kattıkları
Ne katar benim hayatıma?

Hiç, yalnızca bu ilgisizlik isteği
Ve bu yarım yamalak güven
Bu kaçış saatinde.

ikinci örnek;
Kitap adı: Fernando Pessoa - 20. Yüzyılın Yalnızı (Everest Yayınları - 2000)
Çeviren: Adnan Özer

Vatandansa, sevgilim, gülleri yeğlerim,
manolyalara olan aşkımsa
şöhretten ve erdemden önce gelir.

Yormazsa şayet beni hayat, bırakırım
üzerimden geçsin hayat,
kendimi aynen sürdürüyorsam.

Ne ilgilendirir hiçbir şeyle ilgilenmeyeni,
kim kaybetmiş, kim kazanmış,
her seferinde söküyorsa şafak,

Eğer, baharla, yıl be yıl,
beliriyorsa yapraklar
dökülüyorsa güzün?

Gerisine gelince, insanların hayata
kattıkları bunca şey,
ne katar benim ruhuma?
Bu boşvermişlik tutkusu
ve göçüp gitme vaktinde
uslu uslu teslimiyet dışında hiç.

son örneğimiz;
Kitap adı: Sırların Cebri (Nisan Yayınları - 1995)
Çeviren: Işık Ergüden

Gülleri tercih ederim, ey aşkım, vatana,
Ve manolyaları, çok daha fazla severim
Şöhretten ve erdemden.

Hayat beni yormadıkça,
İsterim içimde aksın hayat
Yeter ki ben değişmeyeyim.

Kimseyi ilgilendirmez
Kimin kazandığı kimin kaybettiği
Şafağın her zaman ışıldayıp ışıldamadığı,

Her yıl ilkbaharla birlikte
Açar yapraklar
Ve sonbaharda dökülür mü?

Gerisine gelince,
İnsanların hayata kattıkları her şey
Ne katar ruhuma?

Hiç; bu ilgisizlik arzusu hariç
Ve cansız terk ediş
Firar saatinde.

Bu üç çevirinin de kaynağı dünyaca ünlü Pessoa araştırmacısı Richard Zenith'in ingilizceye çevirdiği Fernando Pessoa & Co. - Selected Poems adlı kitap olduğundan ve portekizcesini okuyamadığımızdan Richard Zenith çevirisiyle ingilizcesi;

I prefer roses, my love, to the homeland,
And I love magnoilas
More than fame and virtue.

As long as this passing life doesn't weary me
And I stay the same,
I'll let it keep passing.

What does it matter who wins or loses
If nothing to me matters
And the dawn still breaks,

And each year with spring the leaves appear,
And each year with autumn
They fall from the trees?

What do the other things which humans
Add on to life
Increase in my soul?

Nothing, except its desire for indifference
And its languid trust
In the fleeting moment.

Slayeeeeeer!

2009-08-20

Slayer mı? O da nereden çıktı demeyiniz, zira şöyle ki; Alexander Hacke'nin istanbul semalarında dolaştığı günlerde oturup sohbet edip içkilerimizi içtiğimiz akşamların çoğunda mevzu Einstürzende Neubauten'den çıkıp Hacke'nin o anki projelerine oradan Almanya müzik camiasının üzerinde biraz dolaştıktan sonra dönüp dolaşıp Slayer'a geliyor da o yüzden Slayer... Hamurunda punk bir durum var Slayer'ın o sanırım zaman zaman çekici gelen...
Geçtiğimiz aylarda Babylon'da Bant dergisi tarafından düzenlenmiş Alexander Hacke / Danielle De Picciotto - Ship of Fools etkinliğinin ardından yine bu akşamlardan birini yaşadık ve yine laf dönüp dolaşıp Slayer'a geldi. Ancak bu sefer konuya Hacke'nin eşi, daha önce Einstürzende Neubauten - on tour with neubauten.org adlı belgeselin çekimlerinde birlikte kayıtlar yaptığım, Love Parade'in mucidi, berlin underground sanat dünyasının önemli isimlerinden güzel insan Danielle De Picciotto dahil oldu ve Hacke'nin Tom Araya ile tanışma anını anlattı... Hacke'nin kendini nasıl da çocuk gibi hissettiğinden ve heyecanından bahsederken Hacke'nin kahkahalarla aslen anlatılandan daha çok heyecanlandığını ifade etmesi ile Slayer mevzumuz daha da komik yerlere doğru yol aldı. Şahsen ben de Blixa Bargeld ile ilk karşılaştığımda kendimi 10 yaşında, bir yirmi boyunda, elim kısa şortumun cebinde, içindeki meşe ve gazoz kapaklarının sayısına sevinen bir çocuk gibi hissetmiştim...
Sonra farklı bir zaman diliminde, bir Neubauten konserinde en önde Dave Lombardo'yu gördüğünden ve o anki hislerinden bahsetti Hacke... Rakılar devrildi Japon gazeteci istanbulda o gece nerede kim çalıyor konusunda bize parmak ısırttıracak detaylar verdi, japon dansöz istanbul seyahatinin nedenini anlattı, bir diğer japon kızcağız ilüstrasyonlarını kendisinin gerçekleştirdiği muhteşem bir "japonlara türkiye rehberi" gösterdi vs. gece sona erdi (bu ilüstrasyonları Bant temmuz-ağustos sayısında görebilirsiniz). Büyük bir ihtimalle yaz sonunda berlinde bir Slayer muhabbeti daha dönecek...

Hacke ile en iyi Slayer albümünün Reign in Blood olduğu düşüncesinde hemfikiriz... Günün iş yoğunluğundan bunalıp iki dakikada bulup download ettiğim, yıllardır dinlemediğim Reign in Blood'ı dinledim bugün... Kesinlikle en iyi Slayer albümü bu olsa gerek... Hoş South of Heaven sonrası albümlerini pek bildiğimi, dinlediğimi söyleyemem, bir albüm daha hatırlıyorum sanki South of Heaven sonrası.. Seasons in the Abyss'miş ama ismini bile hatırlayamadım wikipedia'ya baktım.. Daha sonrasını ise hiç bilmiyorum diyebilirim. Ama Reign in Blood 20 yıl önce dinlerken düşündüğüm gibi harika bir albüm... Ve hatta Yuh!

Vasistas!

2009-08-03

Ekşi Sözlükteki son dönemlerimde yazmayı bırakıp çalmaya başlamıştım, sözlükten buraya taşındıktan sonra sözlük radyosu Sourberry'de Vasistas adı ile yayınlanan program da sona ermişti. Vasistas bu ay itibarı ile kadıköy'ün serin mekanı Arka Oda'da hayat bulacak. 19 Ağustos akşamı birkaç kadeh şarap eşliğinde gidişatımız;
80'ler, Berlin! Blixa Bargeld, Malaria!, Abwarts, Gudrun Gut, Einstürzende Neubauten, Alman Ekspresyonizminin müzikal kanadını yeniden inşa ederken Nick Cave ve şürekası da bu kente geliyor ve işler iyice sarpa sarıyor... Uğrayıp bir merhaba deme imkanınız olursa bekleriz...

Nick Cave / Bob Dylan

2009-07-30

Yine ekşi sözlük günlerinden bir entry...

Nick Cave bugüne kadar 4 Bob Dylan şarkısını coverlamıştır;
Knocking on heavens door (1984-86 yılları arası konserlerde)
Wanted man (the firstborn is dead)
I threw it all away (to have and to hold soundtrack /şarkıyı scott walker seslendirmiştir)
Death is not the end (murder ballads)

bunun yanısıra ikisi de aşağıda listelenen şarkıları coverlamışlardır;
let it be me (tom jones ve elvis presley tarafından da coverlanmış bir şarkı)
wade in the water (traditional)
long time man (tim rose / traditional)
ring of fire (johnny cash)
jesus met the woman at the well (traditional / alabama singers)
500 miles (the hooters)
hey joe (jimi hendrix)
henry lee (aka: love henry - traditional)
stagger lee (aka: stack a lee - traditional)
king kong kitchee kitchee ki-mi-o (traditional)
bottle up and go (traditional / john lee hooker)
long black veil (johnny cash'te coverlamıştır)
blue suede shoes (carl perkins / elvis presley)
just a closer walk with thee (traditional gospel song)
lost highway (l.payne / hank williams)
fever (elvis presley ve tom waits'te coverlamıştır)

Nick Cave'in de Bob Dylan'ın da New Morning adında şarkıları bulunmaktadır.

Bob Dylan'ın oğlu Jesse Dylan Nick Cave'in Red Right Hand adlı şarkısının video klibini yönetmiştir.

1997 yılında yapılan bir ropörtajda Nick Cave en sevdiği albümün Bob Dylan'ın Slow Train Coming albümü olduğunu beyan etmiştir.

Haziran 1998 yılında yapılan bir ropörtajda Nick Cave sevdiği müzisyenlerden bahsederken Dylan'dan söz açılmış ve hiç bir zaman Dylan ile tanışmadığından bahseden Nick Cave bundan mutluluk duyduğunu, zira tanışırsa o güne kadar yaşadığı o romantik ilüzyonun bozulabileceğinden çekindiğini ifade etmiştir. Röportajdan çok kısa bir süre sonra Glastonbury'de Dylan'ın Nick Cave'in karavanının kapısını çalması ile tanışmışlardır.
(15.06.2003 23:50:33)

Das Auge Des Taifun

2009-07-16

Viyana da bir gece. Kamera şehrin üzerinde geziniyor ve yıldızlar gibi ışıldayan sokak lambaları arasından ringstrasse'ye doğru yaklaşıyor. 16 mayıs 1992, Viyana. Academy of visual arts 300'ncü yılını kutluyor.

Derin bir hırlama hakim oluyor geceye, hareketli ışıklar altında metalik bir gürültü yükseliyor. Görüntü mavi ve kırmızı boyalarla ıslanmış bir kumaş gibi. Araçlar tampon tampona sıraya dizilmişler, köpekler Goethe'nin taştan anıtı altında havlıyorlar. Cam bir tabut, devasa bir tırtıl gibi, geniş caddede aşağıya doğru geliyor. Einstürzende Neubauten kortej içindeki yerini alıyor, Blixa Bargeld uzun boyuyla dimdik en önde duruyor, tıpkı bir anıt gibi, kan ve etten yapılma...


Ani bir gürültü, bilindik bir çekiç sesi, bir zangırdama. Fırtınanın şiddeti ile sürüklenircesine, hızlı hareket eden müzisyenlerin arasında yavaş hareketlerle ilerleyerek kontrast yaratan bir kamera. Yavaşça ilerliyor. Tekerlekler üzerinde camdan bir tırtıl huskyler tarafından çekiliyor. Suni bir kar yağışı camdan duvarlar ve yelkenlerle kuşatılmış buzlu kozanın üstünü örtüyor. Parıldayan dev kırmızı gözler, tv ekranları, araçların arka sinyal lambaları herhangi bir şey için değil sadece orada olmalarından ötürü yanıp sönüyorlar, bir sol, bir sağ, sadece gölgeler sezilebiliyor.


Dev ekranda bir yazı beliriyor: Das Auge Des Taifun...

Şehir sarsılıyor, kendini doğanın gücünün ortasında buluyor bir anda, tayfunda, düşüyor, parçalanmaya başlıyor. Karanlık geleceğin bir anıtıymışcasına kafilenin yolunda duran Metal bir dev çığlıklar atan yuvarlak bir hızar tarafından ikiye ayrılıp düşüyor ve yol açılıyor.

Unicorn'a binmiş gelinlikler içinde bir kadın beliriyor ekranda ve kafileyi dağıtıyor, monitorlerin gürültüsü, acı dolu bir ıslığa dönüşüyor, kıvılcımlar, mitolojik hayvan hızla uzaklaşıyor. Kafile ilerliyor. Uzun, uzun bir nota, sonsuz bir sine wave herşeyi kaplıyor ve yolculuk devam ediyor. sine wave geldiği gibi uzun bir notaya dönüşüp uzaklaşıyor ve ardından sadece rüzgar şarkı söylüyor...

Zentrifuge eşliğinde kendini kaybediyor Viyana... 300'ncü yılı böyle kutlanıyor academy of visual arts'ın... Paulus manker tarafından yönetilen bu performansta Einstürzende Neubauten akıllara durgunluk veren performansı ile avusturyalıları büyülüyor...


Temmuz 2009 İstanbul, İdil Biret Topkapı sarayının avlusunda Çaykovski çalıyor ve...

Who's that boy?

2009-07-09

Bu sefer ben birşey yazmıyorum... Siz yazın!!!

Bir Yaz Gecesi Rüyası...

2009-07-06

Tüm grup elemanları tarafından, yere konulmuş metal parçalarına vurularak çıkartılan seslerle başlayan ve ardından Jochen Arbeit'ın çaldığı akordeon ile her notanın içinizde en dokunulmaması gereken yerlere çarptığını hissettiğiniz, iç sızılarına, göz buğulanmasına, dudak kenarında acı dolu minik bir tebessüme yol açan, tanımlara sığmayacak kadar güzel bir şarkı...
Rüyalardaki sevgili Stella Maris'ten sonra yine karşımıza çıkıyor Neubauten sahnesinde.. Yine aşık oluyoruz Ona ve yine kavuşamıyoruz "rüyalarının karanlıkta ışıldadığını görene dek"

Was ich in deinen Träumen suche? (What am I seeking in your dreams?)
Ich suche nichts... (I'm not seeking...)

Bis ich deine Träume im Dunklen leuchten seh'..

(Until I see your dreams shining in the dark...)




The Weeping Song

2009-07-04

3 mart 2003'te ekşi sözlüğe Blixa Bargeld'in artık bir Bad Seed olmadığını yazmışım ve Bargeld'in tutumunu bildiğimden Nick Cave'in durumuna üzüldüğümü ifade eden bir entry ile belirtmişim bu durumu... 6 koca yıl geçmiş üzerinden... Mick Harvey'nin ayrılması da Nick Cave cephesinde sevimsiz sonuçlar doğuracak diye düşünmüştüm yakın geçmişte...

Bargeldsiz, Mick Harveysiz Bad Seeds... tam da bunları düşündüğüm bol bol Mick Harvey ve zaten sıklıkla Einstürzende Neubauten dinlediğim bu günlerde youtube'e düşen bir video içimin cız etmesine sebebiyet verdi. Bargeldsiz, Mick Harveysiz Bad Seeds'in icra ettiği ve Nick Cave'in kadim dostu Bargeld'e olan özlemini dile getirdiği The Weeping Song... Başlangıçta sevimli geldi Bargeld hakkında söyledikleri... Ancak ardından icra edilen The Weeping Song...

Buyrun siz de izleyin...



“Blixa? Well, he went away. He went away about five years ago. And this song…(birileri The Weeping Song diye bağırıyor) I know, it’s…well that’s kind of you to say, sir. But this is for Blixa Bargeld. This is always for Blixa Bargeld.”

Bomb Painting!

2009-06-26

Pek yakında Massive Attack'ten yeni albüm ile ilgili haber alacağımıza dair bir işaret Bomb Painting!


2 yıldır yılan hikayesine dönen bir aralar adının "The Weather Underground" olacağı fısıldanan şarkılarının çoğunu konserlerinde dinlediğimiz albümden halen haber olmaması Massive Attack seyircisini üzse de Robert Del Naja (aka 3D) yeni albüm hakkında pek yakında bir gelişmeyi bizlerle paylaşacaklarını ifade etmiş durumda. Yakında bir haber alacağımıza dair bir haber almak bile sevindirici diyerek son istanbul konserleri hakkında ekşisözlüğe yazdığım entry'yi iliştireyim... 13 temmuz 2008 massive attack istanbul konseri başlığından...

5 yıl 1 gün sonra yine parkormanda bize inanılmaz bir gece yaşattı Massive Attack... Çoğunlukla yeni şarkılardan oluşan bir setlist ile yeni albümü bekleme konusunda daha da heyecanlı bir döneme girdik sayelerinde. 3d'nin performansını biliyorduk, Daddy G'nin ve Horace Andy'nin de öyle ve hatta United Visual Artists'in yapabileceği şeyleri de görmüştük daha önceden ama bu yeni şarkıları hiç bilmiyorduk ve bu yeni şarkılar kadar aslen bildiğimizi düşündüğümüz şeyleri yeniden tüm gerçekliğiyle orada görmek de "afallamak" kelimesinin hakkını vermemizi sağladı.

İlk bise kadar herşey rüya gibi devam ediyordu, teardrop'a bu sefer sesini veren Dot Allison değil beyazlar içerisinde meleği oynayan Stephanie Dosen idi. Sahnedeki duruşu bana Martin L. Gore'u anımsattı... Yeni albümde kingpin, red light ve marooned adlı şarkılarda da bol bol duyacağız stephanie hanımefendinin sesini. Daha önceki iki konserde Safe From Harm'daki performansıyla bizi büyüleyen Deborah Miller yerini "bizi safe from harm'daki performansıyla büyüleyen" Yolanda Quarty'ye bırakmıştı. Safe from harm'da zihnimizde akanların, Massive Attack sahnesinde ledlerde aktığını görmek gerçekten çok yüksek bir sevince sebebiyet verdi. Bu yazıların türkçe olması da Massive Attack'e yakışır bir incelikti.

Dediğim gibi herşey rüya gibi devam ediyordu ki bir anda gittiler! Alkış ıslık derken ilk bis sahneye geldiklerinde Horace Andy'yi mikrofonun başına doğru yürürken gördüğümüzde Angel diye haykırdık. Yanılmamıştık, Horace Andy tüm sempatikliği ve minimal hareketlerle gerçekleştirdiği harika dansı eşliğinde Angel söyledi. Ardından sahneye tekrar Yolanda geldi ve orjinalinden bir hayli sert çalınan bir Unfinished Sympathy ile bizi bilmediğimiz bir noktaya doğru sürükledi... Dobro'ya...

Dobro'da kaldık biz... Onlar bi gittiler tekrar alkış ıslık sağolsunlar yine geldiler ve yine gittiler... biz hala dobro'yduk!!! O, o neydi allaşkına öyle!?!

The World's A Girl

2009-06-23

Nick Cave'in kolundaki çirkin kurukafa dövmesinin altındaki bantta yazan isim, Bad Seedgillerin kankası, Gudrun Gut'un gülü, hıçkırıklara boğulmuş Mary Bellows... Nam-ı diğer Anita Lane'den sabahları tebessüme boğabilecek güzellikte bir şarkı...


Kreuzberg!

2009-06-11

Düğün salonları 70'lerde ve 80'lerde sıklıkla rock gruplarının provaları için kullanılır hale gelmişti. Bu durum sadece Türkiye ile sınırlı kalmamış 80'lerde Berlinde Punk ve Neue Deutsche Welle grupları tarafından konser mekanı olarak da düğün salonları kullanılmış. Gudrun Gut, Beate Bartel ve Bettina Köster'in ilk grubu Mania D. ile 1980'de yapılmış bir röportajda bu konuya değiniliyor.



Çoğunlukla Türklerin yaşadığı dönemin kenar mahallesi olan Kreuzbergde işgal evlerinde ya da çok düşük meblağlara kirada oturan punkların Türklerle sıkı ilişki içinde olduklarını ve neo nazilere karşı Türkleri koruduklarını biliyoruz. Blixa Bargeld'in büyüdüğü yer olan Kreuzberg Berlin Duvarının dibinde bulunuyor. Nick Cave ingiltere macerası The Birthday Party'yi sona erdirdikten sonra berline taşınıyor ve kreuzberg'de bir evde yaşıyor. The Firstborn is Dead, Kicking Against The Pricks, Your Funeral My Trial ve Tender Prey berlin yıllarında yayınlanıyor.

Kreuzberg, duvar ve teyzeler

The Good Son albümünün kayıtları için stüdyoya kapanan Nick Cave and The Bad Seeds 15 gün sonra stüdyodan çıktığında berlin duvarının yıkıldığını öğreniyor ve bazı koleksiyoncular Blixa Bargeld'e duvarın parçalarından getiriyor, Bargeld ise "böyle birşeyin bir parçasını evimde kesinlikle istemiyorum" diyerek reddediyor. Bu olaydan yıllar sonra ekşi sözlükteki İbrahim Tatlıseks'in isteği üzerine herr Blixa Bargeld'e yönlendirdiğim; "Kollaps'ı yazarken bir gün duvarın gerçekten yıkılacağını düşünüyormuydun?" sorusuna, asla böyle bir şeyi düşünmediğini, kendisinin duvarla büyüdüğünü, hala zaman zaman duvarın orada olduğuna dair bir hisse kapıldığını söylemişti...

Achtung!

And the Ass Saw the Angel

2009-05-30

1989 yılında Black Spring Press tarafından yayınlanmış Nick Cave romanı And The Ass Saw The Angel! Kitapta Euchrid Eucrow adlı sessiz bir oğlanın hikayesi anlatılmaktadır. Prolog'un ardından kitaba başlar başlamaz, The Firstborn Is Dead albümünden Tupelo'nun şarkı sözlerinden yoğrulmuş "doğum" hikayesi karşılar bizi. Tupelo'da ve burada bahsedilen doğum da aslen Elvis Aaron Presley'in hikayesinin Nick Cave tarafından mitleştirilmiş yorumundan başka birşey değildir. Zira Tupelo'da Elvis Presley'in doğduğu kasabanın adıdır. Aynı zamanda Elvis Presley'in de bir ikizi vardır (jesse garon) ve doğumundan kısa bir süre sonra ölmüştür. Nick Cave mitleştirdiği bu hikayeyi, yazdığı kitabın kahramanı Euchrid için de uygun bulmuştur. Tabii Tupelo'nun bulunduğu Firstborn Is Dead albümünün 3 Haziran 1985 çıkışlı olması, 1984 yılında berline taşınan Nick Cave'in "And The Ass Saw The Angel" kitabını berlinde yazmaya başladığı bilgilerini gözönünde bulundurduğumuzda Elvis Presley mitini önce kitabı için mi yazıp ardından Tupelo adlı şarkısında kullandı yoksa önce şarkıda kullanıp ardından Euchrid'e mi uyarladı net olarak bilemiyoruz.


Nick Cave - Berlinde And the Ass Saw the Angel'ı yazdığı evden bir kare

And the ass saw the angel'da karşımıza çıkan tek şarkı Tupelo değil elbette. Yine ilk bölümlerde geçen Euchrid'in sarhoş annesiyle ilgili bir paragraf 1988 yılı albümü Tender Prey'de bulunan Up Jumped The Devil'a büyük esin kaynağı olmuştur. Euchrid'in sarhoş annesinin başrolü oynadığı başka bir şarkı da 1996 yılı çıkışlı Murder Ballads'taki Crow Jane'dir.

Nick Cave'in kitabı ithaf ettiği Anita da o dönemki sevgilisi Anita Lane'dir. Kitap yayınlandığı dönemde büyük ilgi görmüş, Nick Cave'in popülaritesine büyük katkı sağlamıştı. 1988 yılında Tender Prey albümünün ilk kopyalarıyla birlikte japonya baskısında sınırlı sayıda bonus olarak 12 inch'lik And the Ass Saw the Angel adlı single'da Nick Cave'in müzik eşliğinde kitaptan okuduğu alıntılar bulunmakta idi.

Ardından ekim 1993 the napier st. theater'da (melbourne avustralya) sadece tek geceliğine teatral bir kukla şovu olarak sahnelenmiştir. Teatral performanstaki kukla Euchrid Eucrow'dan başkası değildir. Performansa canlı soundtracki Mick Harvey ve Ed-Clayton Jones yapmıştır. Bu tiyatro soundtrack'i tadındaki nefis çalışma 1999 yılında Mute Records tarafından başına 1988 yılında sınırlı sayıda yayınlanan Nick Cave okumaları da eklenerek piyasaya sınırlı sayıda sürülmüştür.


Kitap geçtiğimiz yıllarda Altı Kırkbeş yayınları tarafından da türkçeye çevrilmiş ve "Ve Eşek Meleği Gördü" adı ile yayınlanmıştır.


Elimdeki orjinal baskının kapağı

Silence is Sexy

2009-05-22

1 Nisan 2000 tarihinde piyasaya çıkan Einstürzende Neubauten'ın 20'nci yılını kutlama albümü ve albüm ile aynı adı taşıyan güzeller güzeli bir şarkı... Bir odada tek bir sigara ile kaydedilmiş olan şarkının sonuna mexico city konserinden seyircinin söylediği bölüm eklenmiştir.

Şarkıda sessizliğin aslında bizim için seksi olmadığını "Just your silence is not sexy at all" diye fısıldar... Bunun nedeni de yine şarkı içinde bulunan Nur ich & ich & ich & Tinitus bölümünde yatmaktadır.

Bizim sessizlik Blixa Bargeld için çok çekici bir durum, zira onun sessizliği yaşama ihtimali bizimkinden çok daha düşük. Yaşadığı Tinnitus adı ile bilinen devamlı kulak çınlaması rahatsızlığından mütevellit böyle bir durum söz konusu. Rock müzisyenlerinde sık rastlanan bir sıkıntı olan tinnitus Blixa Bargeld'in de hayatını kabusa çeviren bir olay. Bizim için kolaylıkla elde edilebilen sessizlik anları onun hayatında erişilmesi zor bir rüya gibi... Dolayısıyla bizim için sessizlik seksi bir durum değil... Ama Bargeld için...

Tinnitus, sahnede binlerce watt ses düzeninin ortasında yaşamını idame ettiren birçok insanın derdi, en komiği ise Sylvester Stallone olsa gerek, rocky 1'in çekimlerinde kulağına aldığı bir darbe dolayısıyla tinnitus'a mahkum olmuş kendileri...

Jane's Addiction!

2009-05-04

Tam bir addiction'dır Jane's Addiction!
ilk duyduğumda çok heyecanlanmıştım... Nothing's Shocking albümü geçmişti elimize, kaset olarak... Görsel olarak hiçbir farkı yoktu kasetin diğerlerinden, üzerine kargacık burgacık yazılarla yazılmış albüm ve şarkı isimleri dışında... Ama her yeni albüm o günlerin imkansızlıkları içinde büyük bir heyecan ve mutluluğa yol açıyordu... Hele ki sevdiğiniz ya da henüz hiç duymadığınız ama ileride hep en sevdiğiniz gruplar arasında nitelendireceğiniz bir gruba ait ise... Böyle bir karşılaşma anı idi Jane's Addiction kasetinin deck'e takılıp play'e basıldığı an... Ve şimdi Temmuz ayında hayatımda ilk kez Jane's Addiction seyredecek olmanın düşüncesiyle minik minik heyecanlar besliyorum...


Çok büyük bir eğlence olduğuna dair birçok yazı okumuşluğum mevcut bu Jane's Addiction konserleri hakkında... Özellikle Kettle Whistle albümünün içinde bulunan Henry Rollins tarafından kaleme alınmış o acayip Jane's Addiction review'ını okuduktan sonra daha da artmıştı merakım, defalarca dağıldılar, bazen işe de yaradı bu dağılma işleri zira Porno For Pyros gibi başarılı işlere imza attı Perry Farrell bu ayrılık dönemlerinde. Sonraları tekrar birleşti grup Strays adlı albümü yayınladılar, bas gitarist Eric Avery yoktu yeni kadroda, albüm de hızla geldi sevindirdi ve ardından tekrar dağıldıkları haberi düştü müzik magazinlere...

Trent Reznor Nine Inch Nails macerasının ilk günlerinde Jane's Addiction'ın alt grubu olarak sahne aldığı günlerin hatırına mıdır nedir, uğraşıp didinip grubu tekrar bir araya getirdikten sonra Hollywood tepelerindeki evi ve stüdyosu olan Le Pig'e yeni kayıtlar için sokmayı başardı. NinJa 2009 adlı turne 4 gün sonra 8 Mayısta Palm Beach Florida'da start alacak... Nine Inch Nails ve Jane's Addiction'ın headliner olarak katıldığı turnede ön grup olarak Tom Morello'nun yeni projesi Street Sweeper Social Club sahne alacak.

NinJa turnesi ardından avrupada çeşitli festivallere katılacak iki grubu biz de Rock'n Coke'da izleyeceğiz... Jane'in alışkanlıkları istanbulda!!! Çok acayip bir gün bizi bekliyor sanıyorum... O güne kadar alışkanlıklara devam diyerek bol bol Nothing's Shocking ve Ritual De Lo Habitual dinlemeye devam ediyoruz... Tabi bu arada pek yakında turnede çaldıkları şarkılar da ortaya çıkacak ve belki de bunlardan bir playlist yapıp biz de Jane's Addiction konserine hazırlanacağız...


Bu arada grubun Trent Reznor'un Le Pig adlı stüdyosunda kaydettiği eski günlerden kalma Chip Away'in yeni halini play butonuna basarak ulaşabilirsiniz...

Before I had you!

2009-05-03

Yine Fernando Pessoa ve yine Alberto Caeiro olduğu bir an...

Before I had you,
I loved Nature as a calm monk loves Christ.
Now I love Nature
As a calm monk loves the Virgin Mary,
Religiously (in my manner), like before,
But in a more heartfelt and intimate way.
I see the rivers better when I walk with you
Through the fields to the rivers' banks.
When I sit next to you and watch the clouds
I see them much more clearly.
You haven't taken Nature from me,
You've changed Nature.
You've brought Nature closer.
Because you exist I see it better, though the same as before.
Because you love me I love it in the same way, but more.
Because you choose me to have you and love you
My eyes gaze at it more than at anything.
I don't regret what I was before, for I am still what I was.

Alberto Caeiro - 6 Temmuz 1914

Ve Leonard Cohen...

2009-04-28

Ve bir rüya daha gerçekleşiyor! Leonard Cohen 5 - 6 Ağustosta Cemil Topuzlu Açıkhavada!!!

The ponies run, the girls are young,
The odds are there to beat...

2009

2009-04-22

Alexander Hacke ve Danielle de Picciotto'nun sahnelediği Ship of Fools ile açtık sezonu... Harika bir şovdu! Belki ileride ayrıntılandırırım, şimdi sırada Depeche Mode var, ardından rock'n coke sürprizi Jane's Addiction ve Nine Inch Nails... Prodigy de izlemiş olacağız, Juliette Lewis de oralarda olacakmış. İstanbul için birkaç isim daha açıklandı ama çok ilgim yok kendileriyle... Massive Attack ekimde ingiltere turnesi açıkladı, bi daha avrupa yaparlar da buralara uğrarlar mı diye düşündürüyor. 2010'da Leonard Cohen'i Polonya'da mı yakalasak? Başka kim gelir kim gider bakalım...

Nothing's Shocking!

2009-04-13

Ömrü hayatımda en sevdiğim gruplardan biri olan Jane's Addiction, zaman zaman sevdiğimi dile getirdiğim Nine Inch Nails ile birlikte Rock'n Coke'da!!!

Kim demiş Nothing's Shocking diye!
a) Peripheral
b) Trent Reznor
c) Perry Farrell
d) Juliette Lewis

Mela Mela Mela

2009-04-03

Bazı şarkılar vardır, hani anlamsızca "en sevdiğin şarkı" sorusu ortalıkta dolaştığı anda hiç düşünmeden "Şu" diye adını dile getirdiğimiz. Duyduğunuz, dinlediğiniz anda hayatınızı farklılaştıran, dünyadan soyutlayan, eski güzel günlere, belki de hiç yaşanmamış ve yaşanmayacak anlara özlemle bakmamıza yol açabilen, kimi zaman ruh tamircisi, kimi zaman ruh bozguncusu ama hep en sevdiğin şarkı sorusunun cevabı olan şarkılar.

Bunlardan biri de 2000 yılının 1 Nisan'ında piyasaya çıkmış, 3 nisanda postacının elindeki paketi titreyen ellerle almama sebebiyet vermiş ve hayata farklı bir boyut kazandırmış Silence is Sexy albümünün 9ncu şarkısı Die Befindlichkeit Des Landes.


3 Nisan 2000'de ilk dinlediğim an'ı hatırlıyorum, sıcak bir bahar günüydü izmirde... Bulunduğum yer ve zaman itibarı ile bilgisayardan dinlemek durumunda kalmıştım. Her yeni şarkı yeni bir heyecan ile yeni bir sevince yol açıyordu ve etrafımdakiler bu sevinç-coşku-heyecan üçlemesine gülümsüyorlardı. Bugün bu şarkıyı ilk kez dinleyişimin 9ncu yıldönümü ve yine aynı sevinç, coşku ve heyecanı hissedebiliyor olmak şarkının "en sevdiğin şarkı" listesinde üst sıralarda yer almasına yeterli bir etken.

10 Nisan 2004'te Maslak Venue'de Einstürzende Neubauten istanbul konserinin başlamasına henüz 1 saati aşkın süre var iken Herr Blixa Bargeld'in playlist'i uzatıp hangisi "senin şarkın" diye sorduğunda verdiğim cevaptır aynı zamanda Die Befindlichkeit Des Landes.


ekşi sözlük günlerinde de şarkı hakkında birkaç şey yazmıştım;
Einstürzende Neubauten'ın silence is sexy albümünden, berlin'in duvar yıkıldıktan sonraki haline bir bakış... potsdamer platz'da yeniden yapılan binaların altında yatan acılara, ikinci dünya savaşı ve sonrasında berlin'in ikiye bölünmesinde yaşananların üzerine kurulan yeni dünya düzeni yüksek binalara bir isyan... potsdamer platz'dan marlene dietrich platz'a yeryüzünü işgal eden insanoğlunun mezar soyguncusu mentalitesi üzerine inşa edilmiş bir başyapıt...
11.09.2002 22:55:26
26.02.2004 11:57:39'da da Ninni Niyetine Einstürzende Neubauten dinlemek başlığı altına şunları yazmışım;
ninni niyetine Die Befindlichkeit Des Landes'ı birkaç kez üst üste(17 kez) dinledikten sonra uyuduğunuzda;
gece boyunca berlin üzerinde, gökyüzünden, potsdamer platz ve alexander platz'ı izleyip marlene dietrich platz'ı gördüğünüzde "marlene go home" diye fısıldamanıza yol açabilen, bir anda berlin metrosuna sıçrayıp karanlıktan fışkıran insan seli arasında şaşkın bakışlarla durarak "duvar" sonrasının atmosferinde, "duvar" kalıntılarına buğulu gözlerle bakıp, "duvar" öncesini hayal ederken uyanmanıza neden olabilmektedir "mela mela mela mela melancholia"...

Ardından 31.03.2004 12:43:10'da Berlin Babylon başlığı altına da yine şarkıyla alakası bulunan şu satırları eklemişim;
Blixa Bargeld'in berlin'i terk ederken kırılmışlığını dile getiren Die Befindlichkeit Des Landes'ın üzerine inşa edilmiş, örgüsüyle insanı allak bullak eden soundtrackde, Angela Winkler'ın okuduğu Walter Benjamin'in Der Engel Der Geschichte (angelus novus) adlı pasajı takiben, Silence is Sexy'den potsdamer platz yakınlarında bir taksinin penceresinden berlin üzerinde gökyüzüne bir bakış atarak, yine potsdamer platz'da bulunan sony center da kayıt edilmiş olan Glas 2'ye ve oradan da bu mimarinin içerisinde hapis olmuşluk duygusuyla Architektur ist Geiselnahme`ye geçer... Bargeld san francisco'ya gidiyordur, berlin ise...

Mela Mela Mela Melancholia Moncher!



Lost in Translation

2009-03-25

Antonio Tabucchi bir gün bir tren yolculuğu esnasında Fernando Pessoa'nın Tütüncü Dükkanı adlı şiirinin fransızca çevirisini okuyup "ulan bunun çevirisi bu kadar güzelse orjinali nasıldır acaba?" diyerek gidip portekiz dili ve edebiyatı okumuş... Bizim malesef ki böyle şık manevralarımız olamıyor hayatta, zira istediğin şeyi okumak öyle karar vermekle olmuyor ve tıpış tıpış sevgili çevirmenlerimizin ellerine teslim ediyoruz o pek sevdiğimiz yazarları. Konu elbette ki çok geniş ve burada dallandırıp budaklandırmak mantıklı değil. Çok sevdiğim bir yazarın çok sevdiğim bir kitabından çok sevdiğim bir bölümü orjinali ve çeşitli çevirileri ile örneklemek istiyorum.

Yazarımız : Johann Wolfgang Von Goethe
Kitabımız : Faust

İlk örneğimiz;
Öteki Yayınevi - 1992
Çevirmen : Nihat Ülner

Tinimiz her neyi doğuruyorsa yüce güzelliklerden,
Yabancı bir tarzda, hep yabancı maddeler karışır;
İyiliğe eriştiğimizde bu dünyada, bir de bakarız ki,
Yanılsama ve deliliktir bunlar aslında.
Bize dirilik veren o yüce duygular,
Donup kalırlar dünyanın karmaşasında.

Önce korkusuz uçuşuna yükselir hep imgelem,
Genişler durur sonsuzluğa kadar, umutlarla dolu,
Sonra, zaman girdabına üstüste yenilince mutluluk,
Küçük bir mekan da yeterli olur.
Kaygı yerleşir hemen yüreğin derinliklerine,
Orada huzursuzca gizli acılar devindirir,
Sevinç ve dinginlik kalmaz sonunda;
Bu kaygı hep yeni maskeler takar,
Mal, mülk, kadın ve çocuk olur,
Ya da su, ateş, zehir ve hançer;
Aldırmaman gerekenlerin üstünde titrersin,
Ve hiç yitirmediklerinin ardından,
Durmaksızın ağlaman gerekir.

Bu sevdiğim bölümün bir kısmı için ikinci örneğimiz;
Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları - 1992
Çeviren: Recai Bilgin

İnsanın muhayyilesi, ümitlere kapılarak, cüretkarane bir uçuşla, ebeiyete doğru açıldığı vakit, bütün emelleri zamanın girdabında birer birer mahvolunca, ufacık bir saha ile iktifa edebiliyor. Fakat üzüntü derhal kalbin derinliklerine yerleşiyor, orada gizli ıstıraplar vücuda getiriyor ve durmadan çırpınarak, insanın neşesini ve rahatını kaçırıyor. Bu üzüntü mütemadiyen kılık değiştirerek, bazan bir ev veya çiftlik bazan da kadın veya çocuk halinde göze görünüyor. Onun ateş,su, hançer ve zehir şekillerine girdiği de oluyor. Sen de, bütün bunların karşısında, kendine dokunmıyan belalarla, hiç bir vakit kaybetmediğin şeyler için ağlayıp duruyorsun.

Noktasına virgülüne ve yazım hatalarına dokunmadan kitaptaki haliyle aktardım...

Üçüncü örnek;
Sosyal Yayınlar - 2001
Çeviren: İsmet Zeki Eyüboğlu

Usla kavranan en yetkin düşüncelere
Direnir hep yabancı bir öğe, bir etken;
Görürsek bu dünyanın iyiliğini
Yalan, kuruntu sayarız en iyiyi bile.
Bize can veren en yüksek duygular da
Katılaşır yeryüzü karmaşasında.

Atak bir uçuşla kişinin düşlem gücü,
Atılırsa kapılıp umutlara, sonsuzluğa,
Yeter ufacık bir alan ona,
Tüm umutlar batınca çağların çevrintisine.
Kaygı yuvarlanır derinlerinde yüreğin,
Gizli acılar yaratır orada,
Kaçırır tadını tüm yaşamın, esenliğin;
Boyuna kılık değiştirir bu acı,
Bir ev, bir çiftlik, bir kadın, bir çocuk,
Ateş, su, kılıç, ağı biçiminde,
Bütün bunlar karşısında sen ağlar
Durursun, senin olmayan, ilgisiz işlerle.

Alkım Yayınevi - 2001
Çeviren: Celal Öner

Ah... Bizim edimlerimiz de, acılarımız gibi, hayatımızın ilerleyişini engelliyor.
Zekanın tadabileceği en kusursuz şeye, sürekli yabancı bir madde bela oluyor.
Bu dünyanın iyi yanına ulaşsak bile, onu, yalan ve hayalden ibaret sayıyoruz.
Bize hayat bağışlayan duygular, dünyanın allak bullaklığıyla donup kalıyor.
Düş, umut yüklü korkusuz bir uçuşla sonsuzluğa kanat açtığında, olanca mutluluklar, zamanın fırtınası içindeart arda söndükçe ona küçük bir alan yetmeye başlıyor. Keder, her yüreğin derinliğine işliyor, ve orada gizli ıstıraplar yaratıyor. Tedirgince çırpınarak huzuru ve keyfi kaçırıyor. O sürekli yeni maskeler takınarak, kimi zaman mal mülk kadın ve çocuk, kimi zaman da ateş, su, hançer ve zehir biçiminde görünüyor. Senin de sana ilişmeyen bu belalar karşısında ve hiçbir zaman yitirmediğin şeyler için hep ağlaman gerekiyor.

Ve orjinali;
Johann Wolfgan Von Goethe
1806 yılında yazılıp 1828-1829 yıllarında kendisi tarafından revize edilmiş, kitaplığımdaki 1990 yılı baskısından.

Wenn Phantasie sich sonst mit kühnem Flug
Und hoffnungsvoll zum Ewigen erweitert,
So ist ein kleiner Raum ihr nun genug,
Wenn Glück auf Glück im Zeitenstrudel scheitert.
Die Sorge nistet gleich im tiefen Herzen,
Dort wirket sie geheime Schmerzen,
Unruhig wiegt sie sich und störet Luft und Ruh;
Sie deckt sich stets mit neuen Masken zu,
Sie mag als Haus und Hof, als Weib und Kind erscheinen,
Als Feuer, Wasser, Dolch und Gift;
Du bebst vor allem, was nicht trifft,
Und was du nie verlierst, das mußt du stets beweinen.

Eh ingilizcesi yok mu peki bunun diyecek olanlara yine kitaplığımdan;
Anchor Books - DoubleDay - 1961
Çeviren: Walter Kaufmann

Where fantasy once rose in glorious flight,
Hopeful and bold to capture the sublime,
It is content now with a narrow site,
Since joy on joy crashed on the rocks of time.
Deep in the heart there dwells relentless care
And secretly infects us with despair;
Restless, she sways and poisons peace and joy,
She always finds new masks she can employ:
She may appear as house and home, as child and wife,
As fire, water, poison, knife -
What does not strike, still makes you quail,
And what you never lose, for that you always wail.

Monsieur Guillotine and the Democratic Machine!

New No New Age Advanced Ambient Motor Music Machine (NNNAAAMMM) adlı Einstürzende Neubauten şarkısında alman romantizminin önemli şairlerinden Joseph von Eichendorff tarafından kaleme alınan ve alman romantizminin mottosu haline gelmiş "herşeyin içinde bir şarkı uyur ve orada rüyalar devindirir" cümlesi yapıbozuma uğrayarak karşımıza "şarkı makinenin içinde uyuyor" şeklinde çıkıyor.

10 dakika 29 saniyelik loopa girmiş endüstriyel bir şölen olan NNNAAAMMM aynı zamanda şarkı içerisinde çeşitli "şeylerin" seslerini de barındırıyor. Örnek olarak 20,000 volt elektrik verilen kabloların çıkardığı sesi Blixa Bargeld'in "I'll give you 20 000 volts and singing cables" fısıldamasını takiben duyuyoruz . Kablonun içindeki şarkı zihninize yayılırken arka tarafta rutin bir tonda newnonewageadvancedambientmotormusicmachine döngüsü devreye giriyor. Welcome Monsieur Guillotine and the Democratic Machine! Demokrasi üretgeci mösyö giyotin'in ağır sesini duyuyoruz;
newnonewageadvancedambientmotormusicmachine;
Makinenin içinde bir şarkı uyuyor,

newnonewageadvancedambientmotormusicmachine;
Makine rüyasında şarkıyı görüyor!

newnonewageadvancedambientmotormusicmachine;
şarkı bir makinenin içinde uyuyor,
newnonewageadvancedambientmotormusicmachine;
Ütopya öğütücüyü döndürüyoruz!


Nu Unruh, Einstürzende Neubauten'ın Çatlak Profesörü sahnede!

Machine Machine Machine Machine... Bu kadar makineleşmeden, her şeyin içindeki şarkıyı duymaya çabalamak için bir şans daha hak ediyor yaşam. Ben sevdiğim kadının şarkısını dinlemeye gidiyorum, buraya da Eichendorff'un meşhur şiirinin orjinalini ve daha sık kullanılan bir dildeki çevirisini iliştiriyorum... Gerisi size kalmış!

Schläft ein Lied in allen Dingen,
Die da träumen fort und fort,
Und die Welt hebt an zu singen,
Triffst du nur das Zauberwort.

There sleeps a song in all things,
Dreaming there there on and on,
And all the world will wake and sings
If only you find the magic word.

Noise

2009-03-20

ing. gürültü
'sıradan'ın dışında var olan sessel tepkimedir. Ruhsal anlamda kaosa ve karmaşık olana karşılık gelir. Sessel arıza ile ruhsal arıza arasında bağlantı kurulduğunda, ritmik gidişatın sekteye uğradığı anları ifade edebilir. Suzanne Vega'nın dediği üzere "kan gürültü yapar" (bkz: blood makes noise)... Bu gürültü kan genel akışı dışında bir şekilde akmaya başladığında, kalp kanı bir başka pompaladığında ortaya çıkar. Dolayısıyla ritmin bozulduğu, heyecanın doruğa çıktığı an'ı ifade eder. Bu bağlamda noise aşktır!.. Rahatsız eder, ritmi bozar, genel gidişatın yıkılması mutluluğu beraberinde getirir, her yeni ses ve her yeni tını, kalbin farklı bir şekilde kan pompalamasına neden olur ve... Kan gürültü yapar!..


Black Hearted Love

2009-03-10

Harveygillerin en dişisi, sesinde binlerce yaşam, onbinlerce anı barındıran güzel kadın PJ Harvey yeni albümü A Woman A Man Walked By'da yanına kadim dostu John Parish'i de alarak hayatımıza yeni sevinç, çılgınlık ve hüzünler katacağının ilk sinyallerini vermiş durumda. Albümden çıkan ilk single Black Hearted Love piyasaya çıktı ve albüm de ay sonunda raflardaki yerini alacak. Bu arada Black Hearted Love'u paylaşıma açan bir çok blogun 2 gün içerisinde kendisini imha ettiğini gözlemlediğimden ötürü Black Hearted Love'u kendi çabalarınızla edinmeniz gerektiğini belirtmekten başka birşey gelmiyor elimden, zira bir süredir severek takip ettiğim 2, 3 yıllık bloglar yitip gitti gözlerimin önünde. Belki de bir sevinç anı idi o kararı verdikleri an. Zira yeni bir PJ Harvey şarkısı söz konusuydu. Ancak Island Records'un ajanları konuyu sıkı takip ettiklerini gösterdiler ve bu yüzden işi sağlama almakta fayda var diye düşünüyorum.


30 Mart'ta piyasaya çıkacak olan A Woman A Man Walked By'ın prodüktörlüğünü PJ, John Parish ile birlikte yapmış, albümün miksajını da To Bring You My Love'dan beri PJ'in hemen her albümüne elini sürmüş usta prodüktör Flood yapıyor. Yahu kim bu John Parish diyecek olursanız da aslında bay J.P. Flood'a To Bring You My Love'da yardım etmiş bir prodüktör. PJ ile tanışıklığı da buradan, sonra birlikte yine PJ ile birlikte turnede gitar çalmış, akabinde Dance Hall at the Louse Point albümünü yayınlamış akabinde 16 Horsepower, Goldfrapp gibi gruplara da prodüktörlük yapmış.

Apartman merdivenlerinde böyle bir görüntü ile karşılaşsanız ne tepki verirdiniz?

Bu arada Black Hearted Love üzerine Harveygillerin en multienstrümentalisti Mick Harvey'den Everything is Fixed ya da Slow Motion Movie Star dinlemeniz tedirgin bir huzurun gerilimli dinginliğini tüm tüylerinizde hissetmenize sebebiyet verebiliyor.

Kebap Rüyalar

2009-02-27

Rüyada kebap görmek, nedenleri ve yan etkileri ile ilgili değil başlığımız, 80'li yıllarda Düsseldorf'tan çıkmış ve Alman Yeni Dalgasının (Neue Deutsche Welle) önemli gruplarından biri olan Deutsch-Amerikanische Freundschaft namı diğer D.A.F.'ın ilk single'ı. D.A.F. aynı zamanda müzik dünyamızda önemli bir yeri olan Mute Records adlı ingiliz bağımsız (o zamanlar) plak şirketinin piyasaya çıkarttığı ilk albüm olarak sevimli bir önem taşımaktadır. Mute Records tarafından Stumm serisi olarak nitelendirip etiketlediği ilk albüm Alles ist Gutt 1981 yılında piyasaya çıktığında albümde bulunan "Der Mussolini" adlı şarkı skandala yol açmış ve grup nazizm yanlısı olmakla suçlanmıştı. Günümüzde Rammstein'ın içinde bulunduğu duruma benzettiğim bu durum grup tarafından ısrarla reddedilmişti.


Deutsch-Amerikanische Freundschaft'ın blogumuza misafirliğinin sebebi grubun piyasaya çıkarttığı ilk single olan Kebabträume adlı şarkı. Almanyada yaşayan türklerden kafası karışmış punk çocuklar olduklarını iddia ediyorlar bu şarkının ardından, biz de 80'li yıllarda almanyada punkların, "azınlık olduğunu düşündükleri" türkleri nazilere karşı korumak için sokak savaşlarına çıktıklarını biliyoruz (o dönem tanıdığımız, sevdiğimiz alman punklardan ya da anlamsızca kendimizi izmirde saat kulesinin altında gelen geçenler ve kıyafetleri ile ilgili bir oyun oynarken yanımıza oturan kriminal almancılardan!). Yine 80'lerde türklere karşı nefretin ve şiddetin arttığı yıllarda nazilerin gösteri yapacağını haber alan alman punklarının trenlerle frankfurt'a aktıklarını biliyoruz (keşke o günlerde elimizde olan bir iki şahane fotoğrafı da saklayabileymişiz) .

Evet şarkımız berlin duvarı yakınlarında (kreuzberg) kebap rüyaları görüyor, yeni izmir doğu almanyada yeşerecek, yeni liderimiz atatürk, bizler yarının türkleriyiz diyor. merak edene orjinali (merak eden google translate hizmetinden güzel bir ingilizcesine erişebilir).
Kebabträume in der mauerstadt,
Türk-kültür hinter stacheldraht
Neu-izmir ist in der DDR,
Atatürk der neue herr
hürriyet für die sowjetunion,
In jeder imbißstube ein spion
Im zk agent aus Türkei,
Deutschland, Deutschland, alles ist vorbei

Kebabträume..

Miliyet...

Kebabträume...

Miliyet...
Wir sind die Türken von morgen.
Wir sind die Türken von morgen...
Aşağıdaki butona tıklayıp dinleyebilirsiniz...

Koyun Çobanı...

2009-02-24

"Bütün bunlar arasında en az var olan bendim, tüm bunların yaratıcısı" demişti günün birinde, tüm bunlar derken Alberto Caeiro, Ricardo Reis, Alvaro de Campos ve Bernardo Soares gibi portekiz edebiyatının en büyük isimlerini kastediyordu, gerçekten tüm bunların üst kimliği, asıl persona, Fernando Pessoa.

13 haziran 1888'de lizbonda başlayıp 30 kasım 1935'te yine lizbonda sona eren ve içerisinde 100'e yakın hayali karakter ve bu hayali karakterlerin arasında üst benlik kadar ünlü 3 şair ve bir yazar barındıran bir hayat. Tek başına 20nci yüzyıl portekiz edebiyatının en önemli karakteri.

Pessoa stencil graffiti tekniğiyle lizbon sokaklarında yürümeye devam ediyor
Kendi ifadesiyle ilk kez 1914'te bir akşam işten gelip, ayakta, bilinçdışı bir şekilde yazarken görünür, "ustam" diye nitelendirdiği Alberto Caeiro. Ardından ustasına yıldız haritası dahil bir yaşamöyküsü giydirmişti Pessoa. Köyde yaşayan, okul yüzü görmemiş ve şeyleri olduğu gibi, bir alt anlam aramaksızın görmek isteyen Caeiro kariyerinin en önemli eseri olan Koyun Çobanı'nı (Keeper of Sheeps) oluşturan 49 şiirden 30'unu bir tür trans halinde "utku günü"nde yazmıştı yaşamının. Caeiro'ya Pessoa tarafından biçilen meslek de çobanlıktı ve Koyun Çobanı'nın hemen başında "hiç bakmadım koyunlara, ama sanki bakmış gibiyim" der Caeiro.

evimin en yüksek penceresinden
beyaz bir mendille veda ediyorum
insanlığa armağan şiirlerime.

ve ne mutluyum ne de üzgün.
bu alın yazısı şiirlerimin.
ondan yazdım ve göstermem gerekir herkese.
çünkü başka bir şey yapamam.
çiçek rengini nasıl gizleyemezse,
nehir akışını nasıl gizleyemezse,
ya da ağaç meyve vermesini.

işte almış başını gidiyorlar, sanki bir arabayla
ve elimde olmadan üzülüyorum,
bir yerim ağrıyormuş gibi.
kim bilir kim okuyacak onları?
kim bilir kimlerin ellerine geçecekler?

çiçek, yazgım gözler için koparmıştı beni.
ağaç, ağızlar için toplanmıştı meyvelerim.
nehir, sularımın yazgısıydı benim içimde kalmamak.

boyun eğiyorum ve neredeyse mutlu
hissediyorum kendimi
neredeyse mutlu, üzgün olmaktan yorulmuş
biri gibi.

gidin, gidin benden!
ağaç geçip gidiyor, doğa her yana saçıyor
ondan kalanları
çiçek soluyor, tozu sonsuza kadar kalıyor.
nehir akıyor, denize ulaşıyor, sularında her zaman
kendi suları.
ben de geçip gidiyorum ve kalıyorum, Evren gibi.

NC&TBS

2009-02-20

Nick Cave'in Blixa Bargeld ve Mick Harvey'nin ayrılması sonrası dönemine ithafen;
Nick Cave & The Bad Seeds'in Best Of albümünün Limited Edition baskısında bulunan bonus cd "Live at the Royal Albert Hall" konserinden Conway Savage'in back vokalleriyle süslü bir I Let Love In...


O Lord, tell me what I done
Please don't leave me here alone
Where are my friends?
My friends are gone





I Ate The Knife

2009-02-10

Geçtiğimiz günlerde Mick Harvey'nin, Nick Cave ile birlikteliğine son vermesi ile ilgili haberi buradaydı... Bugün de bir Rowland S. Howard cover'ı ile huzurlarınızda Mick Harvey.

Nick Cave ile birlikte okul günlerinde kurdukları The Boys Next Door'a sonradan katılıp grubun sounduna önemli etkileri bulunan Rowland S. Howard, grup ingiltereye taşınıp The Birthday Party adı ile müzikal hayatına devam ettiği günlerde de Nick ve Mick ile birlikte idi.

Nick Cave ve Rowland S. Howard
İki yıllık ingiltere macerasından sonra grup Berlin'e taşındı ve The Birthday Party macerası da "The Bad Seed" EP'si ile sona erdi. The Birthday Party dağıldıktan sonra Mick Harvey almanyada kalarak Simon Bonney ile Crime & The City Solution'ı toparlarken Rowland S. Howard avustralyaya dönüp These Immortal Souls'u kurdu.


Ancak Mick Harvey, Rowland Stuart Howard arkadaşlığı devam etti, These Immortal Souls sonrası solo çalışmalarla devam eden Rowland'ın konserlerinde davul, bass, perküsyon çaldığı sıklıkla karşılaşılan bir durum haline geldi ve ilk solo albümü Teenage Snuff Film'de Mick Harvey yine Rowland S. Howard'ın yanında idi. Halen melbourne'de yaşayan Rowland S. Howard'a 2007 başında yayınlanan Tribute albümünün açılış şarkısı da Mick Harvey'den, Rowland'ın These Immortal Souls dönemi bestelerinden I Ate The Knife cover'ı... Şarkı ayrı yorum ayrı güzel... Bize de diyecek pek birşey kalmıyor bu alternatif müziğin iki ayrı duayeni hakkında. Solo haliyle Mick Harvey diyoruz, dinliyoruz. Bol bol...
Tıklayın siz de dinleyin...

Malaria

2009-02-06

Bugünlerde en çok dinlediğim şeylerden biri Malaria'nın 1982 çıkışlı albümü Emotion. 80'lerin Almanyasından esip tüm dünyayı saran Neue Deutsche Welle'nin (New German Wave) önderliğini yapmış gruplardan biri olmasına karşın yine Almanya'dan çıkmış dönem grupları Falco, Nena ya da Trio kadar popüler olmamış, sık sık grup dağıtıp yenisini kurarak daha underground kalmışlardır. Gudrun Gut, Bettina Koester ve Beate Bartel tarafından bir önceki proje grupları olan Mania D.'nin dağılması sonrası kurulmuş grubun elemanları 1980 yılında yeni kurulmuş olan Einstuerzende Neubauten kadrosunda da kısa bir süreliğine boy göstermişlerdi.


80'lerin berlin punk/new wave camiasının en önemli grupları olan Mania D., Malaria, Matador, Liaisons Dangereuses gibi Gudrun Gut, Beate Bartel eksenli gruplar yine aynı yıllarda filizlenen synthpop'a da ilham kaynağı olmuşlardır. Birçok güzel proje ile halen müzikal hayatına devam eden Gudrun Gut aynı zamanda biri kendi eski gruplarının albümlerinin hak sahibi olan iki bağımsız plak şirketi ile özellikle alternatif alman kadın şarkıcılara destek vermektedir.


Emotion adlı albümden en sevdiğim şarkılardan biri olan Macht'ı buradan dinleyebilirsiniz;


Die Interimsliebenden!

2009-01-30


Bristol'de bir otel odasında bir kağıda not edilmiş takip edilen günlerin birinde entry halini almış bir şey... O çok sevdiğim Tabula Rasa albümünün açılış şarkısı Die Interimsliebenden hakkında;

Uzayda bir vurgunun dil sürçmesinde total entropi ve big bang vardır cümlesiyle açılır "Tabula Rasa". Tıpkı incilde yazdığı gibi (The beginning was the word!). Die interimsliebenden dekonstrüktivist dışavurumun öğretisi niteliğindeki bu albümün ilk şarkısıdır. Mikro fon ile makrokozmos arasını doldurmaya göz dikip, doğanın nimetlerini göz ardı ettikten sonra, kendine dönüş ya da kendini tanıma adına ortaya çıkardığı felsefe içerisinde karmaşaya düşmüş insanoğlunun, geçici heveslerini var olmayan ütopik aşıklar formuna büründürerek anlatır. Kaos, patlayıcılar, varoluş, vitaminler, yemek ve boyutlar arasında dolaşarak, erimekte olan yoktan varoluşun yok edilmesinin ilk unsurlarını taşır die interimsliebenden.

Geçici aşklar yaşayan geçici aşıklar... Süregelen olağan hayatlarının dışında, içbenliklerinde, gerçek yaşama dokunduklarında, bir öpüşme anında dudaklarında bir sinekkuşunun binlerce kanat çırpışını hissedercesine yüksek bir haz ve heyecan duyar geçici aşıklar (interimsliebenden - interimlovers). Sonrasında süregelen hayatın zorunluluklarında eriyip gider bu haz, heyecan ve belki de (çoğunlukla) aşk...

Elbette bir `Einstürzende Neubauten` klasiği... 07.04.2003

I Wish This Would Be Your Color

2009-01-24

2000 yılı 1 Nisanında piyasaya çıkmış Blixa Bargeld'in Berlin'i terk ederken kırılmışlığını dile getiren Die Befindlichkeit Des Landes'in çevresine inşa edilmiş olan Einstuerzende Neubauten albümü Silence is Sexy'nin açılış şarkısı Sabrina'nın nakarat bölümünden kopup gelmiş bu cümle aynı zamanda şarkının Sabrina olana kadar geçen zamandaki adıdır. Konserlerinde Rampe adı verdikleri emprovize şarkılar ile sıçrama noktaları oluşturan Einstürzende Neubauten'ın en farklı rampe dönüşümlerinden biridir. Bakalım ne demişiz rampe için;
einsturzende neubauten konserlerinin doruk noktası olarak adlandırılabilecek, emprovize şarkılardır, genelde konser ritmini yukarı taşımak için kullanılan rampe'lerin bazıları sonradan değişiklikler yapılarak albümlerde yer almışlardır. rampe'lerin en önemli örneği I wish this would be your colour, sonrasında Silence is Sexy'de Sabrina olarak karşımıza çıkmıştır. Alles, Redükt, Ein Seltener Vogel yine oldukça başarılı rampe dönüşümleridir... 05.04.2004

Şarkının Rampe halindeki Bargeld'in o insanüstü çığlıklarıyla bezeli hipnotik endüstriyel yapı Sabrina'da gayet sakin bir Neubauten huzursuzluğuna dönüşürken Herr Bargeld şarkıda üç renkten bahseder. Cabernet Sauvignon Kırmızısı, Zeus'un meşhur banyosunun Altın Sarısı ve Malevitch karesi'nin siyahı...

I Wish This Would Be Your Colour diye fısıldadığı anda ceketini açıp ceketinin fıstık yeşili astarını göstermişliği vardır Herr Bargeld'in istanbul konserinde...

Nick Cave artık Mick Harvey'siz...

2009-01-22

Nick Cave'in avustralya günlerinden kankası, sesinin ilk plağa yansıdığı boys next door günlerinden bugüne kadar avustralya "Boys Next Door", ingiltere "The Birthday Party" ve berlin Kreuzberg'de atılmış tohumlardan ortaya çıkan "Nick Cave & The Bad Seeds"'in davulcusu, bas gitaristi, xylophone'cusu, gitaristi Multi Enstrümentalist güzel insan Mick Harvey bugün "kişisel ve profesyonel nedenlerden dolayı" gruptan ayrıldığını açıkladı... Blixa Bargeld ayrıldığında büyük kan kaybettiğine inandığım Bad Seeds artık patronsuz... Bu habere üzülmekten çok sonuçlarını merak ettiğimi söylemeliyim zira Mick Harvey'siz bir Bad Seeds düşünemiyorum...

yeah more sweet narcossis

2009-01-21

antistar'dan kopup gelmiş, bir yandan uyuşma isteğiyle yanıp tutuşmanıza bir yandan da yabancılaştığınız dünyanın içerisinde sızacak yol bulmuş sakin bir su gibi akıp gittiğiniz sanrısına kapılmanıza neden olabilen... şarkı bittikten sonra bile beyninizin en ücra köşelerine sinip oradan beyninizin tüm kıvrımlarına koşar adım ilerleyen ve bu hızla ilerleme esnasında uyuşma evresine geçmiş bedeninizin içerideki bu hızlı devinimi algılamaya çalışırken ortaya boş bakışlar, huzursuz bir tebessüm, on binlerce soru işareti savurduğu dakikalar yaşatan. duvarların üzerinize üzerinize gelmesi sonrasında kendinizi sokağa attığınız bir gece yarısında kulaklıklardan içeri sızdığında yolda gördüğünüz polise hafifçe sallanarak boş gözlerle fısıldayabileceğiniz ve polisin şapkası ile gözlüğünü çıkardığında gözlerini dikip "me with flashbulbs, and puzzle me with syllables, back to sleep" diye mırıldanan 3d bir robert del naja hologramı olduğunu görebileceğiniz anları yaşatan cümle... 10.10.2004




Tuhaf bir gün devam ediyor...

2009-01-14

Başlık : Blixa Bargeld
Entry :
Nick Cave istanbul konseri öncesi sıraselvilerde karşılaşıp dumura uğradığım. imza alırken karşısında kendimi çocuk gibi hissettiğim, Einstuerzende Neubauten'in beyni inanılmaz insan. 18.09.2001

9 Temmuz 2001 pazartesi... Öğlen... The Marmara'daki Nick Cave basın toplantısından çıkmış taksim meydanında kafam karışık... İzmirden konser için gelmiş evde haber bekleyen sıkı dostlar ile telefonlaşıp taksim'de buluştuktan sonra birkaç bira ardından bu güzel izmirli, güzel insanların çok ucuz olduğuna inandıkları için aldıkları iki adet büyük boy, tekerlekli bavul satın almaları... Bavullar İstiklal gezimizin kısa sürmesine neden olmuş kendilerini arabaya yerleştirmek üzere AKM otoparkına doğru yürümeye başlamıştık. Yine taksim meydanı, kalabalık izmir grubu ile yürürken bir anda farkedilen uzun boylu, çekik gözlü, siyah bir elbise giymiş güzel bir kadın... Ve yanında, gördüğüm anda kısa süreli bir şok yaşadığım ve dudaklarımdan dökülen "Herr Blixa Bargeld" nidasıyla sol elini yavaşça yukarı doğru kaldırıp, o kol yukarı kalkarken gülümseyerek gelen bir alman aksanlı bir "Hallllooooooo"... Şok no:2...
Garanti Bankası önünde çakılıp kaldık. Herr Blixa Bargeld, Einstürzende Neubauten'ın beyni, Nick Cave'in en Bad Seed'i yanımızdan seyirtmişti, kısa süren bir şaşkınlıktan sonra peşinden koştuk. Şimdilerde minik Anne Millicent'in annesi olan Erin hanım ile sıraselvilere doğru ilerlerken yakaladık. Cd'lere vs imzalar alındı ve akşam sahnede tekrar görmek üzere güzel günler dilenerek tuhaf güne kaldığı yerden devam edildi... Bu karşılaşmadan ortalama 2 yıl sonra Erin'in dediğine göre Blixa Bargeld hayatında içtiği en son sigarayı bu tuhaf günde Ayasofya'da içmişti (başka bir zaman diliminde Blixa ayasofya'daki son sigaradan sonra bir başka son sigarayı Atatürk Havalimanında istanbuldan giderken içtiğini ifade etmişti)...
Blixa Bargeld istanbul Atatürk Havalimanında
Blixa, Atatürk Havalimanında
Harbiye Açık Hava Tiyatrosuna doğru seyirttik... Müthiş bir konser izleyecektik... Konser izlerken fıtığını patlatabilen tek insan olarak tarihe geçecektim belkide... Konser sonrası hastaneye kaldırılacak ve sonraları ekşi sözlükte "bir konserde yaşanabilecek en dumur olaylar"a konu olacaktım. Hayatımın en güzel ve en tuhaf günlerinden biri 9 Temmuz 2001 Kadıköy Şifa hastanesinde yapılan bir kas gevşetici iğnenin eşliğinde sona ermişti... Şimdi bile düşündüğümde müthiş bir şeydi ve Blixa Bargeld ile bir daha izleme olasılığımız olmadığı düşünüldüğünde kaçırılmaması, patlak bir fıtıkla da olsa izlenmesi şart bir konserdi...

Tuhaf bir gün...

2009-01-13

headcleaner olarak ekşi sözlüğe fui'nin "sen de yazsana" davetiyle geldiğim ilk günlerde 10 entry girerek çaylaklık dönemi yaşanıyordu. On entry sonrası yazarlığa kabul edildiğimi 8 ay sonra fark etmiştim. Bu çaylaklık dönemi entrylerime bugün sözlük hesabımı sildikten sonra baktığımda zihnimde güzel anılar canlandı. ne kadar da heyecanlıymışım... işte çaylaklık dönemi entrylerinden...

Başlık : Nick Cave
Entry :
Konser öncesi katıldığım basın toplantısında yeni yılda John Hillcoat ile birlikte yaptıkları bir filmi olduğundan ve bir gün kendisi bir film çekecek olursa bunun Red Right Hand'in senaryolaştırılmış hali olacağından bahsederek beni havalara uçuran adam. 18.09.2001


9 Temmuz 2001 tarihli o müthiş Nick Cave and the Bad Seeds istanbul konseri öncesinde öğlen saat 12:00'de The Marmara otelinin şimdi hatırlamadığım bilmemkaçıncı katında bir basın toplantısı düzenlenmişti. Bir elimde fotoğraf makinesi bir elimde video kamera ile katılmıştım bu basın toplantısına. Tabi basın toplantısına katılma şeklim apayrı bir hikaye. Bu basın toplantısında gelen bir soruya karşılık yeni projelerinden bahsederken John Hillcoat ile birlikte bir film yaptığından bahsetmişti. Bu film 2005'te bitirilebilen ve vizyona çıkan "The Proposition" idi. Şimdilerde de bu ikili "Death of a ladies man" adlı yeni bir film projesi için kafa patlatıyorlar...

Çok tuhaf bir gündü 9 Temmuz 2001 pazartesi... Yıllar boyu çok sevdiğim grup yaşadığım şehre gelmiş, konser verecekti ve ben o çok sevdiğim grubun hayran olduğum esas adamı ile karşı karşıyaydım o basın toplantısında. Basın toplantısı bittiğinde yanımdan geçip gitti... Akşam konserde tekrar göreceğimi düşünerek basın toplantısının yapıldığı salondan çıktım, aşağıya inmek için asansör beklemeye başladım... Geldi ve kapısı açıldı... Ama şaka gibiydi, bir an durdum, sendeledim, giremedim asansöre birkaç saniye... Zira o çok sevdiğim grubu Nick Cave ile birlikte kuran, o yıllarda zihinlerimizde PJ Harvey'e eşlik ettiği To Bring You My Love albümü ile de kazınmış multi enstrümentalist müthiş insan Mick Harvey asansördeydi birkaç kişi ile birlikte... Birkaç saniye sonra attım kendimi asansöre, aşağıya iniyorduk, kimbilir nasıl bir hızla... Bir an göz göze geldik Mick Harvey ile gülümsedim, gülümseyerek karşılık verdi. Asansör giriş katına gelmişti, kapı açıldı ve yüzümde aynı gülümsemeyle the marmaradan çıktım... Temmuz öğlen sıcağı, günün sadece yarısı bitmiş ancak başıma gelecekler henüz bitmemişti...
 
◄Design by Pocket