2010-02-28

2010

2009 konserler açısından gerçekten güzel bir yıldı. İki gece üst üste Leonard Cohen izlemiş olmak gerçekten çok acayip bir deneyimdi. Bunun dışında uzun yıllardır takıntımız olan Nine Inch Nails, Jane's Addiction gibi süper grupları izledik...

Şimdi sıra 2010'da... Henüz netlik kazanmamış iki sevindirici haber var yakında...
İlki; temmuzun ikinci haftası için Massive Attack konuşuluyor... İkincisi ise daha yakın bir tarihte ve aslen istanbulda gerçekleşmesi pek muhtemel olmayan bir konser, 11 Martta yapılacak bir toplantı sonrasında karar verilecek bir kutlama konseri ve belki de takip eden bir turne... Umutla bekliyoruz...

2010-02-16

Ninni niyetine Einstürzende Neubauten dinlemek!

Ekşi sözlük günlerinden bir entry... ve o dönemler oynadığım sevimli bir oyunun bir parçası;

ninni niyetine Die Befindlichkeit Des Landes'i birkaç kez üst üste (17) dinledikten sonra uyuduğunuzda; Gece boyunca berlin üzerinde gökyüzünden (der himmel über berlin) potsdamer platz ve alexander platz'ı izleyip marlene dietrich platz'ı gördüğünüzde "marlene go home" diye fısıldamanıza yol açabilen, bir anda berlin metrosuna sıçrayıp karanlıktan fışkıran insan seli arasında şaşkın bakışlarla durarak `duvar` sonrasının atmosferinde, `duvar` kalıntılarına buğulu gözlerle bakıp, `duvar` öncesini hayal ederken uyanmanıza neden olabilmektedir... mela mela mela mela melancholia...

2010-01-30

Bir hayal kırıklığı (1991)

Çok acayip günleriydi hayatın. İzmir sıcaktı genelde, kışları soğuk ve yağmurlu geçerdi ama soğuktan kastım bi t-shirt üzerine bi deri montla geçiştirilebilecek türden bir soğuk... Kazak zehir gibi soğuklarda başvurulan ve dolapta bir iki tane bulunması yeterli bir giyecek türüydü... Fena halde punk çocuklardık. Tuhaf gözle bakılıyordu bize ama hiç umurumuzda değildi bu durum. Aslına bakacak olursanız hiç birşey umrumuzda değildi (yeni bir albüm bulmak, sevilen gruplardan birinin yeni bir albümüne erişmek, yeni bir grupla tanışmak gibi şeyler dışında tabii). The Clash çok severdik hele hele Combat Rock albümüne bayılırdık. Benim favorim Know Your Rights ve Straight to Hell idi ama albüm dinleme alışkanlığı yüzünden hiç şarkı atlamadan albümü baştan sona dinlerdim. Zaten kaset dinlerken ileri almak, bir sonraki şarkıya geçmek falan gerçekten işkence bir durumdu. Favorilerim her ne kadar Know Your Rights ile Straight to Hell de olsa Rock the Casbah, Ghetto Defendant, Red Angel Dragnet ve Should I Stay or Should I Go'yu da severdim...

1991 yılının herhangi bir gününde televizyonlarda dönmeye başlayan bir reklama kadar!!!
Levis tv reklamlarında Should I Stay or Should I Go'yu kullanıyordu!?! Başımdan aşağı kaynar sular dökülmüş gibi hissetmiştim. Grup dağılmış yayın hakları konusunda çeşitli sıkıntılar yaşanmıştı ve plak şirketinin de yardımıyla birileri bu arada şarkının reklamda kullanılması için teklif edilen rakamı kabul edivermişti! The Clash ve temsil ettiği şeylerle Levis'ın nasıl da karşı kutuplarda olup kapitalizmin para ile istediğini nasıl da elde edip, kullandıktan sonra çöpe attığını göreceğimizi hissetmiştim... Olan olmuştu, herkes şarkıyı arıyor, hiç alakaları olmayan tipler The Clash olduğunu bilmeden Should I Stay or Should I Go dinliyordu. Bir de şarkının adını bile söyleyemeyen / söylemeyi beceremeyenler vardı ki bu tiplerle her karşılaşmamız içimizdeki derin The Clash sevgisine ağır hasarlar veriyordu. Bir süre The Clash'in bir punk grubu olduğunu insanlara anlatmayı denedik ama baktık ki popüler kültür bizim öyle 3-5 kişiye bişeyler anlatmamızla çözülebilecek bi durum değil, biz de susma kararı aldık. Nasıl olsa reklam bir süre dönecek, yayından kalkacak, unutulacaktı... Pek de öyle olmadı nedense, gerçi reklam kalktı yayından ama kimse şarkıyı unutmuyordu. Dönemin müzik dergilerinden Çalıntı'da yazan Serdar Ateşer konu ile ilgili birşeyler yazmış ama ülke çapında yaşanan bu çalkalanmayı dizginleyecek okuyucu sayısını rüyasında bile göremeyen bir dergide çıkan yazı bizleri gülümsetmekten öte herhangi bir işe de yaramamıştı.

Kabus 1991 yazında bizi bulmuş ve uzun yıllar bu sıkıntıyı yaşamamıza sebebiyet vermişti. İzmirli en amatör gruplar bile repertuarlarına Should I Stay or Should I Go'yu koyuyor, duyduğumuz yerde çıldırmamıza sebebiyet veriyorlardı...




Biraz önce televizyonda zap yaparken Acun Ilıcalı'nın yetenek yarışmasında öylesine fon olsun diye kullanıldığını duydum Should I Stay or Should I Go'nun... Alıştığımı sanıyordum ama yine içim acıdı... Ama The Clash çok seviyorum, hep sevdim, hep de seveceğim sanırım hem de üzerine basa basa söyleyecek kadar çok!

Bir de bulana, bulabilene Joe Strummer: Future is Unwritten dvd'si öneriyorum... Zihin açıcı olarak...

2010-01-05

Rest In Peace Roland!!!

Nick Cave'in taa avustralya günlerinden Boys Next Door'dan kankası. Ardından ingiltereye taşınmış Birthday Party'nin güzide gitaristi. Kıtalara, adalara sığmayıp, berline uçan tayfanın Crime and the City Solution macerasında da gitaristi ve birçok güzel şarkının bestecisi. Tüm bu koşuşturmacanın ardından anavatanı avustralyaya dönüp These Immortal Souls ile yoluna devam eden güzel insan These Immortal Soul Rowland S. Howard 30 Aralık akşamı karaciğer kanserine yenik düştü...

Daha önce blogda Mick Harvey yorumunu sizlerle paylaştığım I Ate the Knife adlı çok sevdiğim şarkının da sahibi
Rowland S. Howard
huzur içinde yat!

2009-10-21

Der Engel Der Geschichte!

Walter Benjamin 1921 yılında satın aldığı Paul Klee'nin Angelus Novus adlı eserinden yola çıkarak bir pasaj yazmış ve bu pasaj Das Passagen-Werk (Pasajlar - Yapı Kredi Yayınları Aralık '93 çeviren: Ahmet Cemal) adlı eserinde "Tarih Kavramı Üzerine" adlı bölümde yer almaktadır.

Klee'nin Angelus Novus adlı bir tablosu var. Bakışlarını ayıramadığı bir şeyden sanki uzaklaşıp gitmek üzere olan bir meleği tasvir ediyor: Gözleri faltaşı gibi, ağzı açık, kanatları gerilmiş. Tarih meleğinin görünüşü de ancak böyle olabilir, yüzü geçmişe çevrilmiş. Bize bir olaylar zinciri gibi görünenleri, o tek bir felaket olarak görür, yıkıntıları durmadan üst üste yığıp ayaklarının önüne fırlatan bir felaket. Biraz daha kalmak isterdi melek, ölüleri hayata döndürmek, kırık parçaları yeniden birleştirmek... Ama cennetten kopup gelen bir fırtına kanatlarını öyle şiddetle yakalamıştır ki, bir daha kapayamaz onları. Yıkıntılar gözlerinin önünde göğe doğru yükselirken, fırtınayla birlikte çaresiz, sırtını döndüğü geleceğe sürüklenir. İşte ilerleme dediğimiz şey, bu fırtınadır.

Einstürzende Neubauten 2001 yılında Hubertus Siegert'in çektiği Berlin Babylon adlı belgesele yaptığı müziklerde bu pasajı kullanmıştı. Soundtrackte Neubauten'ın inşa ettiği altyapının üzerine Angela Winkler bu pasajı okumuş ve Benjamin'in bahsettiği fırtınayı zihnimize doğru estirmeyi becermişti.

Angelus Novus by Paul Klee

Geçtiğimiz günlerde 24 saat bile sürmeyen kısa bir aile ziyareti için İzmire gitmiştim. İzmire olan tutkum yakın çevrem tarafından bilinir. Pazar sabahı annem ve babam için haftalık ev alışverişini yapmak üzere Eşrefpaşa pazarına gittim, izmirde olmak bile yeterince iç açıcı bir şey iken, pazar gezmek gibi sevdiğim başka birşeyi yapıyor olmak ayrı bir güzellikti. Kendime de kınalı bamya , börülce, kahvaltılık tatlı kütür kütür manisa biberi ve istanbulda bulamadığım güzellikteki roka ve maydanozu 5 demeti 1 liradan! aldım. Bu esnada lisedeki matematik öğretmenimi gördüm, laf attım hocam filan dedim, neredesin ne yapıyorsun diye sordu, söyledim, sevindiğini söyledi, kaç yıl oldu görüşmeyeli diye sordu akabinde, 23 cevabına "çok olmuş" derken bezginlik, yorgunluk ve yaşlandığını düşündüğünü hissettiren bir ses tonuna dönüştü sesi. Güzel günler dilekleriyle elma satan tezgahın önünden ayrıldım, alışverişi tamamladıktan sonra yolda bu sefer ortaokulda ne öğretmenim olduğunu hatırlamadığım bir adamı gördüm, ona da yüksek perdeden bir "iyi günler hocam" çaktım. Yolda yürüyen o orta yaşı geçmiş, yaşlılığa merdiven dayamış düşünceli adamın bir anda silkinip, gülümseyerek "iyi günler" diye selamıma karşılık verirkenki hal ve hareketler bütününü keyifle izledim.

Geriye bakıyordum tarih meleği gibi ve hayatımın izleri izmirde, izmir cadde ve sokaklarında inşa edilmişti. İzmire olan sevgimin en önemli nedenlerinden biri de buydu sanırım. Şimdi istanbulda bir geçmiş inşa ediyorum, şehir hızlı devinimi ve değişen yapısı ile buna pek izin vermese de.

Walter Benjamin tarihin "inşa" olduğunu düşünüyordu, Hubertus Siegert'in Berlinin değişen mimari yapısı üzerine çekmiş olduğu filminin müziklerini Einstürzende Neubauten'ın yapması (Collapsing New Buildings) ve Einstürzende Neubauten'ın bu çalışmada Der Engel Der Geschichte'yi kullanması hoş bir ironi...

2009-10-08

TRajikomik!

Bu ülkede güzel birşeylerin olmasını ya da olan güzel şeylerin kenarında köşesinde bir şark kurnazlığı olmamasını beklemek ne kadar ütopik bir durum halini aldı... Bildiğiniz üzere geçtiğimiz günlerde Nick Cave'in ikinci romanı Death of Bunny Munro yayınlandı. Ülkemizde de Siren Yayınları tarafından Avi Pardo çevirisi ile aynı gün raflardaki yerini alan kitabın ardından londrada kitap ile ilgili bazı etkinlikler (warren ellis eşliğinde okuma, imza günü, kitap hakkında mini bir konferans vs.) gerçekleşti. Siren Yayınları da bu etkinlikler kapsamında hem imza günü hem de röportaj için birini görevlendirip londraya göndermiş, Habertürk, Radikal gazetelerinde bu röportajın bazı kısımları yayınlandı, Roll dergisi ekim sayısında da tamamı bulunuyor, röportaj için görevlendirilen kişi kitabın türkçe baskısından 10 taneyi de yanında götürmüş, Nick Cave bunlardan birini çantasına atıp 9'unu imzalamış ve bu durum Siren Yayınlarının blogunda "bu konudaki haberlerimizi bekleyin" tadında bir yazı ile duyurulmuştu. Buraya kadar herşey çok güzel...

Geçtiğimiz hafta da konu "imzalı Nick Cave kitapları için pazartesi itibarı ile İdefix'i takip edin" şeklinde bir duyuru ile merakımı en üst safhalara çıkarttılar. Hali hazırda birikmiş idefix listesi mevcuttu, birkaç gün bekleyelim dedim ve pazartesi sabahı erkenden idefix sitesine girdim. İmzalı Nick Cave kitapları ile ilgili bir banner vardı ana sayfada.

Her gün idefixte Siren Yayınları kitaplarından 50 Ytl'lik alışveriş yapan 20nci kişi bu imzalı kitaplardan birine sahip olacaktı! Siren Yayınları kitaplarından 50 ytl'lik alışveriş yapan 20nci kişi olma şansını elde eden biri bir de imzalı Nick Cave kitabına sahip olacaktı. Peki ya o gün 20 kişi 50 ytl'lik siren yayınları tarafından yayınlanan kitap almazsa ne olacaktı o imzalı kitaplar? Peki ya ben 20 defa 50 ytl'lik siren yayınları kitabı alacak kadar Nick Cave fanı isem ne olacaktı? 20 defa kitap aldığımda bile siz 19 defa aldıktan sonra sarı çizmeli mehmet ağa 20nciyi aldı sizin 20nci alışverişiniz 21nci oldu özür dileriz deseler nasıl bir karşılık verebilecektim! Kimbilir kimlere gitti o imzalı kitaplar, Siren Yayınlarından kitap alan alakasız insanlara mı, eş, dost, tanıdık, akrabaya mı?

Böyle yürür bu ülkede bu işler. Başka türlüsünü düşünmek mi!

Bir de kitabın türkçe baskısında yazarı tanıtan tek sayfalık yazıda Nick Cave'in PJ Harvey, Siouxsie Sioux ve Warren Ellis gibi önemli müzisyenlerle beraber çalıştığını ifade eden bir bölüm bulunuyor. Bari yazarı tanıtan yazıyı, yazarı tanıyan birine yazdırsalardı... Zira Nick, Siouxsie ile hiç birlikte çalışmamıştır. 80'lerdeki Lydia Lunch'lı fotoğrafları görüp Lunch'ı Siouxsie mi sandılar naaptılar anlamadım ki?

Kitap hakkında da orjinalini okuduktan sonra birşeyler yazacağım sanırım...

2009-10-02

Vasistas II - The song sleeps in the machine

15 Ekim akşamı Kadıköy Arka Oda'da;



Endüstri devriminin işçi çocuklarının çığlıkları eşliğinde makinenin içinde uyuyan şarkıyı uyandırıp eşliğinde dans edebileceğiniz bir gece! Belki de anti ütopik bir rüya!

Heliantus Annus

Su perisi Clytia, Apollo'ya ölesiye aşıktır. Apollo ise Leucothea'ya aşık olduğundan beri onunla ilgilenmemektedir. Clytia, Apollo...